ALLAH
ER-RAHİYM
(Ahirette sadece mü'min kuluna karşı merhametli)
Mert'in dedesi çok hastaydı ve tedavi olmak için evlerine gelmişti. Dedesi yan odada yatıyordu. Gece dedesinin öksürdüğünü duydu. Yatağından kalktı, dedesinin yanına gitti. "Dedecim iyi misin?" "İyiyim tabi ama sen bana şu sürahiden bir bardak su verirsen çok daha iyi olurum. Hatta yarın maç bile yaparız seninle!" dedi gülerek. "Gerçekten mi?" diyerek dedesine bir bardak su verdi. "Allah izin verirse yaparız tabii. Sağol benim akıllı torunum, sen şimdi git, uyumana devam et" dedi. Sabah uyandığında dedesinin odasından sesler geliyordu. Yüzünü yıkamadan dedesinin odasına koştu. Dedesi uyuyordu. Ama annesi dedesinin başında Kur'an okuyordu. Babası da ağlıyordu. Mert şaşırdı, annesinin koluna dokundu. "Ne oldu anne? Babam neden ağlıyor?" "Yavrum deden bizden ayrıldı artık" "Nasıl ayrıldı? Yatağında uyuyor ama..." "Tatlım gel benimle" dedi annesi. Mert'i kucağına aldı, odadan çıktılar. "Deden hastaydı biliyorsun değil mi?" "Evet hasta, ona dün gece su verdim" "Allah, dedeni kendi yanında iyileştirecek" "Nasıl yani?" "Deden Allah'ı çok severdi, Allah da dedeni çok seviyordu ve hâlâ seviyor. Çünkü ona yardım etti ve onu hastalığından kurtardı. Şimdi Allah'ın yanında çok daha iyi olacak. Çünkü deden çok iyi bir insandı ve Allah'a inanırdı. Bu yüzden Allah, ona yardım ediyor ve ona merhametli davranıyor"
ER-RAHMAN
Dünyada herkese karşı merhametli
Süreyya ve kardeşi Osman bahçede oynadıktan sonra nefes nefese eve geldiler. İkisi de çok yorulmuş, terlemiş ve susamıştı. İkisi de eve girer girmez mutfağa koştu. Osman sürahiyi kaptığı gibi üç bardak suyu kana kana içtikten sonra derin bir nefes aldı. "Oh be! Çok susamıştım anneciğim. Abla sen susamadın mı?" "Susamaz olur muyum hiç?" diyerek iki bardak da Süreyya içti. Anneleri yemeği ocağa koyduktan sonra çocuklara döndü: "Teşekkür ettiniz mi peki?" diye sordu. "Niçin?" diye merakla sordu Osman. Süreyya cevap verdi: "Allah bize suyu verdiği için tabi ki" deyince annesi: "Evet Allah bize su verdiği için teşekkür etmeliyiz ama yalnız bunun için değil. Allah'ın verdiği daha güzel bir şey için O'na şükretmeliyiz" dedi. Çocuklar merakla ne olduğunu sorunca anneleri anlatmaya başladı. "Vücudumuzdaki su miktarı gün içinde değişir. Mesela çok oyun oynayıp terlersek çok su içmek isteriz. Ama bazen de su içmek istemeyiz. Vücudumuzdaki su azalınca beynimiz bunu hemen anlar ve böbreklerimizi uyarır. Beynimiz, böbreklerimize 'su tüketimini azalt!' der ve içimizdeki suyu azar azar kullanmaya başlar. Eğer beynimiz böbreklerimizi böyle uyarmasaydı hiç iyi olmazdı. Ne olurdu biliyor musunuz? Susuzluktan ölmemek için her gün 15- 20 sürahi su içmek zorunda kalırdık. Günde 15-20 sürahi içince de sürekli tuvalete gitmemiz gerekecekti. Ama Allah, insanlara merhametli davranarak bizim haberimiz olmadan bu bilgileri beynimize yerleştirdi. Hem de doğduğumuz andan itibaren. Bu bilgi beynimize yerleştirilmiş olmasaydı o zaman da su içmeyecektik. Böylece vücudumuz çalışmayacak ve bozulacaktı. Ama Allah, bize ne zaman ne kadar su içmemiz gerektiğini anlatan bilgileri doğuştan beynimize yükleyerek bizi bu zahmetten kurtardı." Osman'ın gözleri yerlerinden fırlayacak gibiydi. "Bu gerçekten doğru mu?" "Evet oğlum, O'nun yaptığı her iş hep böyle merhamet ve sevgiyle doludur. Bu yüzden O'na hep teşekkür etmeyi ihmal etmiyoruz, tamam mı?" "Tamam anneciğim".
EL-VEHHAB
İstenmeden, karşılıksız veren
Musa ve ailesi yıllardır kirada yaşıyorlardı. Buna en çok üzülen Musa idi. Çünkü ev kendilerinin değildi. Bu yüzden odasını istediği gibi kullanamıyordu. O da diğer arkadaşları gibi kendine ait, içinde ders çalışma masası olan bir odaya sahip olmayı düşlüyordu. Fakat babasının maaşı sadece yemek ihtiyaçlarını karşılıyor, kiralarını bile ödemeye zor yetiyordu. Maddi durumları iyi olmadığı için beşinci sınıftan sonra okulu bırakmak zorunda kalmıştı. Ailesi okumasını, kendi hayatını kazanıp güzel bir yaşam sürmesini çok istiyordu ama ellerinden daha fazlası gelmiyordu. Bu duruma babasının yaşlı halası da çok üzülüyor ve Musa'yı da kendi torunu gibi seviyor, onun için bir şeyler yapmak istiyordu. Musa her sabah ders vaktinde kalkıp okula giden öğrencilere bakıyor ve tekrar gidebilmeyi düşleyerek ağlıyordu. Bunu gören ailesi Musa'dan daha fazla üzülüyordu. Babasının halası bir gün çok hastalandı. Musa'nın anne ve babası, halasını ziyarete gittiler. Babasına bir zarf verdikten iki gün sonra yaşlı kadın öldü. Cenazeden sonra babası halasının verdiği zarfı açtı. Kağıtta yazılanlara göre yaşlı hala, kendi kaldığı evi onlara bırakmıştı. Musa ve ailesi buna çok sevinmişlerdi. Yeni evlerindeki çocuk odası Musa'nın hayallerindeki gibi hazırlanmıştı. Yeni odasını annesine gösterdi. Annesi ona; "Musa yeni odan ve evimiz çok güzel. Eskiden bir yıl arayla ev değiştirirdik, şimdi sadece burada kalacağız. Ev değiştirmeyeceğiz. Bu evi bize veren halamıza çok dua etmeliyiz. Sonra da halamıza bu evi veren Allah'a teşekkür etmeliyiz. Eğer Allah bu evi halamıza vermiş olmasaydı halamız da bize bu evi bırakamazdı. Allah bize bu evi verirken bizden para ya da herhangi bir şey istemedi. Bize sevgisini, yardımseverliğini ve cömertliğini bu şekilde gösterdiği için O'na her zaman teşekkür borçluyuz" dedi.
EL-KAHHAR
Her şeye hakim
Çok eski zamanlarda Mısır'da yaşayan bir kral vardı. Kral çok acımasızdı. Ona karşı gelen herhangi bir kimseyi, halkın meydanda idama mahkum ederdi. Ona karşı gelen kendi oğlu olsa dahi onu da idama gönderecek kadar zalimdi. Ülke halkı, geçimini tarladan sağlıyordu. Kral, halkın tarladan çok zor kazandığı parayı da ellerinden alıyordu. Üstelik çocuklar açlıktan zayıf düşüyordu. Her şeyin tek sahibinin kendisinin olduğunu, aynı zamanda her şeyden çok daha güçlü olduğunu söylüyordu. Bir gün başka ülkelere seyahat eden bir gezgin geldi. Tarladan geçerken kral hakkında söylenenleri duyunca çok şaşırdı. Kralı merak etmeye başladı. Kralı görmek için idamın olacağı meydana gitti. Kral bağırıyordu. "Sen ölümü hak ediyorsun! Vergisini geç ödeyenlerin sonu budur! Ey halkım, bu size ders olsun! Vergisini zamanında ödemeyen ve eksik ödeyen herkes aynı cezaya çarptırılacaktır!" "Kralım! Saygıdeğer efendimiz, bebeğimiz çok hastaydı." "Kimse bana karşı gelemez! Ben bu ülkenin kralıyım. Bana kimse cevap vermeye kalkışamaz! Sen ne olduğunu zannediyorsun, zavallı yaratık! Öldürün!" Bu zulmü gören gezgin, kralın başına kötü şeyler geleceğini söylemek için huzuruna çıktı. "Mısır Kralı! Neden bunları halkına yaşatıyorsun?" "Gezgin, haddini aşıyorsun! Çekin şu adamı karşımdan! Çıkartın ülkemden şu adamı!" diye bağırdı. Nöbetçiler gezgine bir söz söyleme fırsatı vermeden ülkeden dışarı attılar. Sonraki günlerde ülkede şiddetli yağmurlar başladı. Kral ne yapabileceğini öğrenmek için başka ülkelere seyahate gitti. Döndüğünde ülkesi sular altında kalmıştı. Açlığa ve sefalete dayanmayan halk, kralın bütün hazinesini yağmaladı. Yıllardır halktan toplayıp biriktirdiği hazinesinden geriye hiçbir şey kalmamıştı. Bu sefilliğe dayanamayan kral birkaç gün içersinde öldü. Hazinesinin gücüyle sonsuza dek yaşayacağını sanıyordu, fakat hakimiyet ona ait değildi ve bu elinden alınmıştı.
EL-HALIK
(Yaratıcı)
Recep bütün gün ailesiyle birlikte kırda yaptıkları piknikteydi. Kırda rengarenk çiçekler, çeşit çeşit böcek ve kuşlar, kokusunu her yere yayan bir sürü de ıhlamur ağacı vardı. Recep kelebekleri kovalayıp gördüğü bütün çiçekleri koparırken balarıları da Recep'i kovalıyordu. Hatta balarılarından biri iğnesini Recep'e soktu. Recep ağlayarak ailesinin yanına geldi. Canı yanmıştı. Balarısından nefret ettiğini söyleyince babası ona balarısının görevlerini anlattı. "Oğlum öyle düşünmemelisin. Balarısının ne kadar çalışkan olduğunu bilmiyorsun. Balarıları peteklerini doldurabilmek için çiçeklerden bal özü toplamak zorundadır. Bu çok yorucu bir iştir. Balarılarının yarım kilo bal yapabilmesi için 4 milyon çiçeği tek başına dolaşması gerekiyor. Ayrıca bu çiçekleri bulmak o kadar kolay değil. Bu yüzden aralarındaki arkadaşlarından bazılarını haberci olarak görevlendirirler. Haberci balarıları çiçeklerin yerini öğrendikten sonra kovana döner. Çiçekten aldığı örnek bir bal özünü arkadaşlarına tattırır. Eğer arkadaşları bu özü beğenirse bu çiçeklerin yerini dans ederek tarif eder. Sonra arkadaşları o çiçeklerdeki bal özlerini almaya gider. Karşılarına Recep adlı bir çocuk çıkar. Bu çocuk arılar için yaratılmış çiçekleri koparır. Sonra balarıları kızıp çocuğa bir iğne batırır. Böylece Recep'e bir daha balarılarının çiçeklerini koparmamaları konusunda ders verirler. Çünkü Allah o çiçekleri balarılarının yararlanması için yaratmıştır. Onlar bir gram bal için çok çalışıyor, onların bu çabasına engellemek doğru olmaz, değil mi?" "Doğru babacığım. Madem Allah bu kadar çiçeği çalışkan balarıları için yaratmış onlardan özür diliyorum ve bir daha onların işlerine karışmayacağım. Ayrıca bize çok tatlı bal verdikleri için de onlara teşekkür ediyorum" dedi Recep.
EL-AZİZ
Her şeye gücü yeten
Büyük bir çiftlik sahibi olan Harun Bey çok zengindi. Ve parasıyla her şeyi yapabileceğini sanan biriydi. Bir gün evinde çalışan yardımcısından kahve istedi. Hizmetçi kahveyi getirdi. Ama Harun Bey kahveden bir yudum aldı ve hizmetçinin üzerine tükürdü. Yine bağırmaya başladı. "Bu nasıl kahve böyle! Buna şeker koymadın mı sen?" "Ama efendim..." "Sen kim olduğunu zannediyorsun ki bana cevap verebiliyorsun!" diye haykırdı. Evdeki yardımcısını çağırdı. "Halil Efendi! Halil Efendi çabuk buraya gel!" dedi. Halil Efendi yanına geldi. "Buyurun efendim?" "Bu hizmetçiyi ahıra kilitle de bana cevap vermek ne demekmiş anlasın! Aklı başına gelsin! İki gün orada kalacak, yemek de verilmeyecek! Anlaşıldı mı?" Halil Efendi, Harun Bey'in bu isteğini çaresizce yerine getirmek için hizmetçiyi ahıra kilitledi. Hizmetçi ne kadar yalvardıysa da Halil Efendi'yi ikna edemedi. Hizmetçi kız ahırda saatlerce ağladı. Gece olduğunda hizmetçi korkmaya başladı. Ne yapacağını bilemeden dua etmeye başladı. "Allah'ım ben ne yaparım burada? Nasıl çıkarım buradan? Ne olur bana yardım et, beni buradan kurtar!" diye dua edince o anda ahırdaki atlar koşmaya başladı. Hizmetçi kız bir köşedeydi. Atlar kilitli kapıya yüklenerek kapıyı kırdı. Kapının kırıldığını gören hizmetçi dışarı çıktı. "Allah'ım sana şükürler olsun beni o zalim adamın kötülüğünden kurtardığın için!" diyerek eşyalarını aldı. Oradan çabucak uzaklaştı. Annesinin yanına gitti. Olanları annesine anlattı. "Kızım Allah duanı kabul etti. Hem Allah istedikten sonra kimse onu durduramaz. O'nun gücü her şeyden üstündür. Dünyadaki en zengin insanın parası bile O'nu engelleyemez. Bu yüzden parası olan insanlardan değil Allah'tan korkmalısın, bunu hiçbir zaman unutma" dedi.
EL-ĞAFFAR
Günahları affeden
Betül'ün yaşadığı köyde çok kötü, yaşlı bir kadın vardı. Kimseyi sevmezdi. Hem de bazen köylülere kötülük yapardı. Köyde ona ait bir çeşme vardı. Köylünün suyu kesildiğinde kötü kadının çeşmesinden su almak zorunda kalırlardı. Ama öyle kolay değildi çeşmeden su almak. İlk önce kadının evine gidip ona yalvarmaları ve onun istediği parayı vermeleri gerekiyordu. Yoksa çeşmeyi kullanamazlardı. Bütün köylü usanmıştı bu durumdan. Ama ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Kötü kadına muhtaçlardı. Bir gün Betül'ün evinde sular kesildi ve çeşmeden su almak için kötü kadının evinin kapısını çaldı. Kadın kapıya çıktı. "Ne istiyorsun?" "Rukiye Nine, bizim sular kesildi, çeşmeden su alabilir miyim?" "Parayı ver, suyu al!" diye sert bir cevap verdi. "Ama yanımda param yok" "Git evine, getir ve suyu al!" dedi yine. "Ama Rukiye Nine o kadar yolu tekrar nasıl geri giderim?" "Beni ilgilendirmez, git para getir!" dedi. Betül çaresizce eve geri dönmek üzere oradan ayrıldı. Eve giderken eskiden kullanılan su kuyusundan su almak için kuyuya eğildi. Fazla eğildiği için ayağı kaydı ve kuyuya düştü. Betül'ün çığlıklarını duyan Rukiye Nine eski su kuyusuna doğru koştu. Betül'ün kuyuda olduğunu gördü, onu kurtarmak için kuyuya ip sarkıttı. Kuyudan çıktığında Betül hâlâ ağlıyordu. Rukiye Nine, Betül'e bir şey olmasından çok korkmuştu. Onu kucağına aldı, Betül ile beraber ağlamaya başladı. Yaptığı kötülükler için Betül ve köylülerden özür diledi. Allah'tan af olunmayı istedi. Köyün en yaşlısı bir daha kötülük yapmayacağına söz verirse, Allah'ın Rukiye Nine'nin günahlarını bağışlayacağını ve onu affedeceğini söyledi.EL-
MELİK
(Herşeyin sahibi)
Tarladan eve dönen Feyza ve ailesi öğle yemeğinden sonra dinlenmek için bahçedeki masaya geçtiler. Feyza'nın kız kardeşi Emine, çay yapmak için eve gitti. Feyza ise evin yakınındaki kendi elma ağacından yere düşen kırmızı elmaları bir sepete koyup bahçeye döndü. Emine de çayı yaptıktan sonra bahçeye geldi. Feyza'ın getirdiği elmaları görünce çok sevindi.
- "Abla elma almışsın! Ben kırmızı elmayı çok severim. Bana bir tane verir misin?"
- "Bunlar benim ağacımdaki elmalar, sen git kendi ağacından al!"
- "Ama benim ağacım tarlanın sonunda. Çok yorgunum, şimdi oraya kadar nasıl giderim?"
- "Nasıl istersen öyle git, umrumda değil. Bunlar benim elmalarım!" diyerek kız kardeşini azarladı. Emine, ablasının bu davranışına çok üzüldü. Feyza kardeşinin karşısında elmalardan yemeye başladı. Annesi bu duruma daha fazla sessiz kalmadı.
- "Feyza sana bir şey soracağım"
- "Sor anne?"
- "Elmalar nasıl senin oluyor bana anlatır mısın?"
- "Ağaç benim olunca elmalar da benim oluyor"
- "Senin ne bir elma ağacın var ne de başka bir şeyin. Ağacı sen mi suladın? Yağmuru sen mi yağdırdın? Ağaçtaki dallara sen mi güneş verdin? Dallardan çiçekleri sen mi çıkardın? Sen mi elmaları o dallara teker teker yerleştirdin?" dediğinde Feyza boynunu büktü.
- "Hayır" dedi.
- "O zaman o ağaç ve elmalar senin değil. Ağaç ve elmalar, onları kim yaratmışsa onundur. Onları Allah yarattığına göre sahibi de Allah'tır, kızım bunu sakın unutma"
Feyza kardeşinden özür diledi. Ve sepetteki elmalardan bir tane kardeşine uzattı
EL-MUSAVVİRU
Her şeyi sebebinin gereği çeşitli şekillerde yaratan.
Kimi canlılardan korkarız. Mesela yılan çoğumuzun korktuğu bir hayvandır. Büyüklüğünden ve görüntüsünden korkarız. Bizi zehirleyip öldürmesinden korkarız. Hatta kimisi bu hayvanı sevmez, çünkü yılan, insanın sevdiği birçok hayvanla beslenir. Mesela sincap ve tavşan. Bu ikisi çok sevimlidir, fakat yılana karşı güçsüzdürler. Eğer yılan, tavşan ve sincapları yemeseydi, tarladaki sebzeler mahvolurdu. Yılanın görevi buradan anlaşılıyor. Doğal dengeyi sağlıyor. Bu durum diğer hayvanlar için de geçerlidir. Yine örnek verirsek, aslan, geyiği yemezse geyikler ağaçlara zarar verecek ve dünyadaki oksijen oranı azalacaktır. Herkes, ağaçkakanların ağaçları gagalayarak kendilerine yuvalar yaptığını bilir. Ancak çoğu kimsenin düşünemediği nokta bu hayvanların kafalarıyla bu denli sert vuruşlar yapmalarına rağmen, nasıl beyin kanaması geçirmedikleridir. Çünkü ağaçkakanın yaptığı iş, bir insanın duvara çivi çakmak için kafasını kullanması gibidir. İnsan böyle bir şey yapmaya kalksa, kuşkusuz önce beyin sarsıntısı sonra da beyin kanaması geçirecektir. Ama ağaçkakan beyin sarsıntısı geçirmez. Çünkü ağaçkakanın kafa yapısı bu işe uygun şekilde yaratılmıştır. Ağaçkakanın kafatası darbe şiddetini azaltıcı ve emici bir sisteme sahiptir. Kafatasındaki kemiklerin arasında özel yumuşak dokular vardır. Bu sebeple her canlının görevi farklıdır. Bu görevleri canlılara veren de Allah'tır
EL-KUDD
(Eksiklikten uzak)
İlhan okulda arkadaşı Cem ile yine tartışmıştı. Eve döndüğünde yüzünden düşen bin parçaydı. Annesi ne olduğunu sordu. "Cem ile tartıştık" "Yine mi aynı konu?" "Evet, yine uzaktan kumandalı arabasından, uçağından, bilgisayarındaki oyunlarından bahsedip durdu. Beni deli etti. Çok kızıyorum ona." "Oğlum neden bu kadar sinirleniyorsun ki?" "Anne nasıl sinirlenmeyeyim? Sürekli her şeye sahip olduğundan bahsedip duruyor. Herkese bunları anlatıp kendini beğendirmeye çalışıyor" "Yarın okula gittiğinde ona şunu sor: Sahip olduğu bir yağmur damlası ya da bir güneş ışını var mıymış? Ya da kibirden uzak bir günü var mıymış? Bunlardan sonra da ona şunu söyleyeceksin ve bu konuyu kapatacaksın, tamam mı?" "Tamam. Peki ne söyleyeceğim?" "Bir yıldızı bir yağmur damlası ya da bir rüzgarı olmayan ve her gün kibirli kibirli konuşan bir insanın sahip olduğu sadece oyuncaklarıdır. O sadece oyuncağa sahip. Hem oyuncakların yapılması için gerekli olan maddeleri de Allah yaratıyor. Yani yine arkadaşının değil. Bu demek oluyor ki Cem tam olarak hiçbir şeye sahip değil. Sadece onları kullanıyor. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan yalnızca Allah'tır. Çünkü yağmuru, güneşi ya da bitkileri yaratıp, onları insanların ihtiyaçlarını karşılaması için bize sunan O'dur. Bu demek oluyor ki eksik olan biziz, yani insanların sahip olduğu ihtiyaçları bitmez. Ama Allah'ın ihtiyaç duyduğu hiç bir şey yoktur
EL-BARİÜ
(Her şeyi değişik biçim ve surette yaratan)
Burak, hayvanat bahçesinden eve dönerken yolda düşünmeye başladı. Yılanları, balıkları, ayıları, zürafaları, kaplumbağaları, kertenkeleleri, papağanları, kirpileri, bukalemunları, kanguruları, koalaları, Tazmanya'daki küçük canavarları, sürüngenleri, böcekleri
. Aklına gelebilecek bir sürü hayvanı düşündü. Ne çok hayvan vardı. Hepsi de birbirinden farklıydı. Hiç biri diğerine benzemiyordu, uzaktan yakından alakaları da yoktu. Sadece hayvanlar mıydı farklı olan? Hayır. Bitkiler de farklıydı. Bir lahana ile marul kıvırcık yerleri vardı ama birbirlerinden tamamen ayrıydılar. Sonra kırmızı elma ile yeşil elma bile farklıydı aynı türün içinde oldukları halde. İkisi de elma olmasına rağmen aynı tatta değillerdi. Pirinç ile buğday mesela
. Onlar da aynı şekildeymiş gibi görünseler de tamamen farklı baklagillerdi. Buğday ile ekmek, pirinç ile pilav yapılıyordu. Farklı yaratılan bir grup daha vardı: insanlar. Annem ve babam farklı. Benim burnum babama benzediği halde parmak izlerim tamamen herkesten farklıydı. Nüfus cüzdanı gibi bir şey. Dünyada sadece ben, annem ve babam da değiliz üstelik. Bir sürü ülke var, şehir var, köy var. Ne çok insan var. Almanlar, İngilizler, çekik gözlü Japonlar, Amerikalılar, beyaz insanlar, siyah insanlar, Afrikalılar, Ruslar, bizler ve diğerleri
Ooooo
. Ne çok parmak düşünsene? Ne çok parmak izi var! Saymakla bitmez. Bunları saymak çok büyük bir iş. Saymaktan daha büyük bir iş var ki, o da bu kadar değişikliği yapmak! Yürümeye devam ederken bir adama çarptı. "Affedersiniz amca" "Önemli değil evladım" "Bir şey sorabilir miyim?" "Sor bakalım evlat" "Her şey neden birbirinden tamamen değişik?" "Hımm
. Çok ciddi bir soru bu. Her şey değişik, çünkü bunu yapmaya gücü yeten biri var; Allah" "Yani her şeyi değişik yapan Allah, değil mi?" "Evet çocuk, O her şeyi birbirinden farklı yaratandır."
EL-MÜHEYMİN
(Yarattıklarını koruyucu)
Ben bir kelebeğim. Kanatlarında gözleri olan ve Amazon'da yaşayan bir kelebeğim. Kanatlarımdaki gözbebeği gibi olan desenlerim insanları her zaman şaşırtmıştır. Gerçekten de çok güzelim. Allah'ın bana verdiği bu güzelliklerle bir gün ormanda dolaşıyordum. Bembeyaz bir papatya gördüm. Çok yorulmuştum uçmaktan. Papatyanın üzerine konup dinlenmeye karar verdim. Her şey gayet güzel giderken aniden bir yusufçuk belirdi. Tam bana saldıracakken kanatlarımı açtım. Kanatlarımı açar açmaz kanatlarımdaki kocaman sahte gözler ortaya çıktı. Yusufçuğu bu gözlerle bir korkuttum ki, hayatında hiç o kadar hızlı koşmamıştı eminim. Benim bu sahte gözlerim baykuşun gözlerine benziyor. Beni baykuş sandı! Yusufçukta baykuştan çok korktuğu için çabucak uzaklaştı yanımdan. Görmen lazımdı bu anı! Şimdi gelelim bu sahte gözleri bana vererek beni yırtıcı yusufçuk böceğinin saldırılarından koruyana; bunu yapan şüphesiz Allah. O, beni bu kadar renkli ve güzel yaratmakla kalmıyor üstelik kendimi savunmam için bana böyle harika bir özelliği de veriyor. Bu bütün hayvanlarda vardır. Hepimizde kendimizi korumamız için ayrı bir özellik vardır. Allah bize bu gücü vermeseydi biz kendimizi savunamazdık ve hemen yaralanırdık. Allah işte bizi böyle koruyor
En-Nur
Nurun, aydınlığın kaynağı, alemleri aydınlatan
Ali beş yaşındaydı. Babasının sabah namazına kalkmasına uyandı. Babası namazını bitirdikten sonra ellerini gökyüzüne doğru kaldırıp dua etti, sonra da 'Amin' diyerek ellerini yüzüne sürdü. Ali babasının yanına koştu. "Neden öyle yapıyorsun baba?" dedi. Babası gülümsedi. Ali'yi kucağına aldı, pencerenin kenarındaki sandalyeye oturdular. "Dua ediyordum bizim için
. Sonra da teşekkür ediyordum." "Kime teşekkür ediyordun? Neden teşekkür ediyordun?" "Bizi gün ışığına tekrar kavuşturan, bize sağlık ve yemek veren Allah'a teşekkür ediyordum." "Gün ışığı mı?" "Evet, sabah namazından sonra gün doğuyor ve biz yeni bir güne başlıyoruz. Böylece bir günü daha görmüş oluyoruz. Bak güneş doğuyor
." dedi babası eliyle dağın arkasından doğan güneşi işaret ederek. Biraz sonra babası konuşmaya devam etti: "Güneş, ay ve yıldızların ışığı O'nun çok küçük bir aydınlığıdır, oğlum
." "Anlamadım" dedi Ali. "Evde elektriklerin kesildiğini düşün. Bütün ev karanlık değil mi? Evin içinde elimizde mum ya da fener ile dolaşırız. İşte güneşte muma benzer, bütün evreni aydınlatacak ışığın çok küçük bir parçası. Kısaca güneş, ay ve yıldızlar, Allah'ın ışığının bir noktası sadece
." "Yaaa
. Ne çok ışığı varmış Allah'ın!" "Evet oğlum, O istese hep gündüz olurdu. Ama her şeyi belli bir sıraya koymuş. Bize bu kadar aydınlığı bağışladığı için ona teşekkür etmeliyiz ve O'nu çok sevmeliyiz."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder